a gentle reminder

Mayıs 25, 2009

 

her şeyi şöyle kenara itip devam edebilmek nasıl oluyor

acaba.

Mayıs 16, 2009

 

love vigilantes

yalnızlıkla yapılacak bir iş değil.

önce zamanlama lazım. ne zaman, nasıl düşündüğünü hatırlaman lazım. kapıdan girmişti, sonra ne olmuştu?
girer girmez evde olduğun aklına gelmiş miydi? manyakça şeyler yapabileceğini düşünüyor muydun?

hangi şarkı çalıyordu aklında?

hangisini tutabilmiştin o uçucu düşüncelerinden?

varlığın ağırlaşıyor muydu olduğun yerde? tüm bu soruları bir kenara itip, ne diyeceğini düşünüyor muydun?

yoksa o ne diyeceğini düşünüp, 12'den vurduğun zamanlar geride mi kalmıştı? sadece bir şey söylemek 'durumunda' olduğunu mu düşünüyordun.
ne kadar istiyordun bunu. bir şey söylemeyi. ne kadar oluyordu, insanlar seni konuşturalı? söylediklerine inanmamaya başlayalı? söylediğin şeyler en çok kendini heyecanlandıralı?

"yarın kendimi öldüreceğim." nasıldı acaba. buna inanır mıydı?

ya "günün nasıldı?" evet. buna inanabilirdi. inanıp cevap bile verebilirdi belki. dinler miydin, gerçekten?

ne düşünüyorsun. mesela, tam şimdi şu an. boşa aldım. ne düşündüğümü bilmiyorum. biri beni alsın. tekrar büyütsün. çabuk büyütsün. çocukluğunu hatırladıkça hüzünleniyorum. bazen gözlerimden yaşlar bile süzülüyor. bok gibi çocukluk geçirmiştim oysa. dinler miydi, gerçekten?

dinlerdi.

önünden sürekli geçtiğim bir pencere vardı sokakta. orada ne vardı hiç bilmiyorum, neden onu hatırlayıp durduğumu da. bunu daha önce de yazmıştım. bazen neler olduğunu değil, bir imgeyi hatırlıyoruz. bu bir unutma mekanizması. imge, oraya yerleşik olduğundan silinmesi daha zor oluyor. tanrım. ilkokul öğretmenim yaşamıyordu umarım orda.

insanların bizi duyduğunu nasıl anlayabiliriz? kimler eko yapıyor, bunu kesinlikle bilebiliriz. hayatımızda, onlara dönüp konuştuğumuzda, sesimizi eko şeklinde geri tepme özelliği vardır bazı insanların. bu o insanla bile alakalı değildir. ikili iletişiminizle alakalıdır, nasıl ki derin, geniş boşluğa konuşunca eko yapar, öyle gibi, kendinizle konuşurmuş gibi konuşabilirsiniz onlarla da. kendi sesinizi duyarsınız. tüm gün yapay, sikko, -miş gibi konuşmaların içinden sıyrılıp, kendi sesinizde okursunuz asıl hissettiklerinizi, düşüncelerinizi. güzeldir bu. o eko insanlar bazen giderler. bazen dönmezler. dağa, taşa, toprağa, ufka.. baktığınız yere karışırlar dönmezlerse. yokluklarıyla değil, varlıklarıyla acıtırlar içinizi.

kendinize bir nesne seçip, onunla da konuşabilirsiniz. tek bir nesne olabilir. sürekli değişebilir de. bir süre sonra neyle konuştuğunuzu bilemeyebilir, unutabilirsiniz mesela. umursamayın.

bir şeyler başlayıp bitiyor mesela sonra. bazılarımızın haberi bile olmuyor. bir şeyler başlayıp, bitmiyor mesela bir türlü sonra. olmadığı zamanlara bakarak, yine olmayacağı bir zaman olacak sanıyoruz. haklıyız da. olanlar ve olmayanlarla, olacak ve olmayacakların savaşı.

kolum ağrıyor. şimdi gidiyorum.

Mart 23, 2009

 

kıyıdan

tamam. bunu anlatabilirim. güzel, loş ışıklı odamda. bugün kitaplarım da geldi. dizidizi. rengarenk. bir nutella kavanozu. el kremi. aklımda akçaburgazlı yektam.

yolda yürüyordum. kuaförün önünden geçerken durdum. düşündüm. hep yaptığım şey. asla kuaföre diye çıkmam, yolda görünce de düşünürüm. çok sürmez. girdim.

iki leydi var içerde. kimse konuşmuyor. biri manikür yaptırıyor, mavi blüzünü arkadan süzerek çapraz koltuğa oturuyorum. sıkıntı zamanı. bi kuaförde bi otobüste. insanların ayaklarına bakıyorum. çoğunu çirkin buluyorum. sıkıntılı zamanlar. ama mavi blüzlünün elleri var açımda. yenmiş tırnaklarıyla o eller ilişiyolar gözüme. o eller var ya o eller. bir çarpıyor ki. hemen anlıyorum. bu ilk ilişiği değil o parmakların benimle. o mavi blüz ece temelkuran mış! meğer. birden daha da mavileşiyor gözümde. masmavi. bir şey söylemeye zorluyor. bir şey diyorum ben de. ne diyorum, ne sen sor ne ben söyliyim. bir gerildim allahım. bir pretentious hallerdi onlar. ya ne olacağdı yani. tanımadan çok yakın hissettiğin birine, pretentious davranmak durumunda kalıyosan, sevemiyorsun kendini hiç orda. havadan sudan. kuaför abi bi ara gübre çalmışlar filan dedi. boku bile kaybediyo adamlar diye eğlendi bir an ece. utandı sanki sonra. ben bir kuaförün aynalarına, bir kendisine, bir ellerine bakıyorum. naapıyoruz ne ediyoruz. özgür mumcu devletler hukuku okuyor. ben işsizim. arada bir ünlü birini görünce sevinen biriyim orda. bir de beceriksiz şeyler de diyip pişman oluyorum arada. yeraltımdan notlar. ah insanlık halim. neyse sıkıldım yine. pushkin düelloda öldü. aynı günlerde dostoyevski'nin annesi öldü. dostoyevski pushkin'in ölümüne daha çok üzüldü. parlak çocuk. sesleniyor içerden. dönücem.

 

dönüşler

buraya varoluşsal zımbırtılardan başka şeyler karalamamın kaçınılmaz olduğunu düşündüğümden bi süre uğramadım. evet, varoluşsal sızılar yaşayacak kadar geniş zamanlarım var. aslında zamandan başka bir şeyim yok. tanrım korkarım yine başlayacağım. her an başlayabilirim. tanrım.

Ekim 06, 2008

 

we fell in love (and then he was gone forever).


Eylül 07, 2008

 

biz burada devrim yapiyoruz sinyorita..

" Sen bir rota çizmiş olsan da kesin kez, yolun hep bir planı vardır senin hakkında. Yolları yolculuk, yola çıkanı yolcu yapan budur. Aldanmazsan, kapılmaz ve yanılmazsan varamazsın yolun gideceği yere. Yolculuğun gizi budur: Kaybetmezsen yolunu bulamazsın aslında.
Bir soru’n olmalı mutlaka. O soruyu sormalısın, kimsenin anlamadığı bir dilde konuşan ve hep aynı cümleyi tekrar eden bir derviş gibi döne döne aynı soruyu sormalısın. Cevap, başlangıçta tahmin ettiğinden ne kadar uzakta ise gerçeğe o kadar yakındır. Sarsılmamışsan, soru’nu kaybetmekten korkmuşsan, hiçbir yere gitmemişsindir aslında.
Düzenin bozulmalı. Evden çıkmak budur aslında. Yolculuk, bir düşmek ve kalkmak meselesidir. Eve yaralarla dönülmüyorsa hiç gidilmemiştir…
Sadece uzaklardan gelenler bilirler evlerinin kokusunu. Yollara, evlerimizi anlamak için çıkılır. Fakat yolda bulduğun cevaplar eve geldiğinde, yakalanmış kelebeğin renklerinin sönmesi gibi parça parça dağılır. Yola ait cümleler, yazıktır ki hep yolda kalır. Onlar, yolun cevaplarıdır. Döndüğünde anlatacağın hep biraz renksiz hikayedir. Cevaplar, suyun altında çok renkli görünen ama sudan çıkarıp kuruduğunda renkleri sönen çakıl taşları gibidir. Bu, sana böyle gelir. Oysa yeni çocukların yeni yollara çıkması için o çakıl taşlarını getirmek, sözün büyülü suyuyla yeniden ıslatmak, renklerini yeniden canlandırmak gerekir.
Göz doyar mı? Ne kadar görse, doyar? Bazı gözlerin ne görse öğüten bir bakışı vardır; doymaz kapanana kadar. Akıl kaç soruyu cevapladığında soru sormaz artık? Belki akıl, cevapladıkça çoğaltır soruları. Kaç yüz gördüğünde görmüş olursun bütün yüzleri? Kaç tanışma sona erdirir şaşırmayı? Göğüs ne zaman sonuna kadar dolmuş olur aldığı nefeslerden? Son nefesini verdiğinde mi?...
Bazısı insanların, durulmadan ölür. Kimisi yosun tutmaz hiç. Dünya ve insanlık, o insanların hayalleriyle iyileşir. "

ece temelkuran.

Haziran 16, 2008

 

sus

çekmeye çalışıyordu ama nafile, sürekli somurtuyordum, iyi ki başka biri değilim diye düşünüyordum, başka biri olsam kendim gibilerle karşılaşabilirdim, tanrım, bu çok korkunç olurdu, korkunç.

aslında bakarsanız o da daha aşağılık biri değildi, ama uğraşıyordu, fakat ne kadar uğraşırsa o kadar yüzleşmek zorunda kalıyorduk bu başarısızlık hissiyle, bana nasıl katlanabiliyor? bana nasıl katlanabiliyor?

köşede bir restorana giriyoruz. yine sadece 'aç' olmamdan dolayı bir şeyler yiyeceğim, bunu düşünüyorum, canımı sıkıyor. o da yiyecek. pilav neden getirmediler? biraz dikkat eder misin. salata istemiyorum. evet, hayır onu da istemiyorum. istemiyorum dedim. hayır hayır,

hayır, sorunun ne olduğunu bile sormayacak.
beni böyle kabullenmiş işte.
sorunu kabullenmeyen bir ben varım. beni böyle kabullenmesi ne kadar üzücü,
biliyor
bildiğini biliyorum
benim için birçok şey çok zor,
biliyor.

şimdi bile beni yasa boğabilecek bir his,
umutsuzluk, dahası zavallılık

sorduğu soruda vuku buluyor. tüm iyi niyetiyle soruyor, benimle daha fazla vakit geçirmek adına bir plan işte, delirtmek istiyor beni,
tabii ki kabul ediyorum.
yemeye devam ediyorum, yutamıyorum, kafamı kaldıramıyorum, işte yine o his, bir süre ağlamayınca her şey daha da zor oluyor, zor geliyor, elbette ağlamayacağım, bunu geçiştirebilirim, yapabilirim, yapamayacağımı biliyorum, hadi, hadi, 10'a kadar mı saymalı? gözlerimi nereye çevirmeli? lanet olsun ne yapmalıyım? olmuyor,
elbette başaramıyorum, elbette ağlıyorum
şansım varsa o görmeden birkaç gözyaşıyla atlatabilirim.
boğazımdan geçen lokmalar engel oluyor sanki buna. yemek yerken ağlamak. sanki hayatta yaptığımızın özü bun benzer bir şey. yaşarken ölmek gibi, zorla yaşamak gibi, ne bileyim?
gördü işte. lütfen umursama. lütfen bir şey sorma. bırak usulca ağlayayım.
bana bakıyor, gözlerini tabağına çeviriyor, bana üzülüyor, çok üzülüyor,
bana üzülmesine çok üzülüyorum. kahroluyorum. oracıkta ölmeliydim. orda ölseydim keşke. gözleri doluyor. sanki ölüm var masada. ne var, ne var, NE VAR? NOLUYOR? NEDEN AĞLIYORUZ?
onu öyle görünce daha da çekiliyor derim, gelecek yok orada. ağlamama ağlıyor. neden ağladığımı bile bilmeden ağlıyor. en beteri de bu. bana nasıl katlanıyor?

tuvalete çıkıyorum. bir sigara yakıyorum. öyle çekiyorum ki dumanı içime filtre ıslanıyor. ıslandığını fark edip hemen atıyorum. dişlerimi fırçalayıp iniyorum aşağıya, bu trajediye bir son vermeliyim artık

veriyorum.
sesleri duymaya başlıyorum tekrar. her şey o ucuz, sahte dünyaya 'ait' olmaktan memnunmuş gibi yapmaya devam ediyor, sanıyorum, sadece sanıyorum

sokağa dikiyorum gözlerimi. kalp ritmimi yavaşlatmak için derin nefesler alıyorum. belki bir şey bile söyleyebilirim.
yorgunum, olmuyor,
biliyor
bildiğini biliyorum,
susuyorum, susar gibi susuyorum,
susamış gibi susuyorum,
yorgunum. biraz.

Mayıs 31, 2008

 

kiyameti dusler iken-

... prepared in innocence to meet our king of glory
and so we have this
you have it in your secret windows
and you're understanding to understand it and to bring it forth
it takes minute detail
it takes a holy life
it takes emotions
it takes dedication
it takes dedication
it takes a death
and only god can allow it
and you couldn't do it if you're not the seed of god
and so the path through the great corridors
these are corridors unto his perfection
that is which the prophet and the oarman summoned has penetrated
that through this great sea of blackness
that i penetrated through these corridors
and i went through that last segment
where i went through these dark serpentines
i passed through that corridor
where they sat
where they are
and when you penetrate to the most high god
you will believe you are mad
you will believe you've gone insane
but i tell you if you follow the secret window
and you die to the ego nature
you will penetrate this darkness
oh yes there's many a man or woman
that's been put in the insane asylum
when this has happened to them
and they're sitting there today, people think they're insane
but they saw something that's real
and they see it when they're on drugs
the only thing is they see it
not through the light of god, and the way i show you
i show you to see it through the light of god
and the understanding of god
because when you see the face of god you will die
and there will be nothing left of you
except the god-man, the god-woman
the heavenly man, the heavenly woman
the heavenly child
there will be terror under this day of night
there will be a song of jubilee waiting for your king
there will be nothing you will be looking for in this world
except for your god
this is all a dream
a dream in death-

and so i went through that window
and the tower of hell and the great serpentines of the highest order
and i went through that when i showed you chart #3
the question is asked and learned and someone who..

Archives

10/2006   11/2006   12/2006   01/2007   02/2007   03/2007   04/2007   05/2007   06/2007   07/2007   09/2007   11/2007   12/2007   01/2008   05/2008   06/2008   09/2008   10/2008   03/2009   05/2009  

This page is powered by Blogger. Isn't yours?